3 Kasım 2014 Pazartesi

Likya yolu yürüyüşü. Bölüm 2

Merhaba,

Evvet, epeyi geriden gelmeye devam ediyoruz efem. Maşallah o kadar çok şey oluyor ki, yazmaya vakit yok :-) Ne güzel.


Seydikemer belediyesi, ismi unutmayayım diye fotoğrafını çektim.
Fırtınalı bir gece, güzel bir kahvaltı ve yollara düştük yine.


Odun, çalı çırpı dizimi hobim oldu, soba aldıktan sonra :-)


Meşe ağaçları çoşmuştu.  7-8 tane palamud toplayıp, bizim yan bahçeye attım. Belli mi olur, tutar mı tutar. Keçi de yok. En büyük düşmanı Keçi ymiş bu ağaçların çünkü.


Önce tabelaların oraya gittik, bizimle birlikte kahvaltı eden diğer tüm yürüyüşçüler bu yoldan devam ettiler ama Sonja, eşini aradı ve biz patikalardan gittik. GPS i takip ettik ve tahmin edebileceğiniz gibi harkuladeydi tüm manzaralar, doğa v.s.


Çok az bir yolu geri yürüyüp, küçük küçücük bir tahta merdivenden bir evin arkasından patikaya çıktık ve ohhh ne ala..
Hemen manzaralar bizi sarıverdi.


Sanki herşey mükemmel değilmiş gibi, bi de üstüne sis geldi. Hani şu Stephan Kig in kitabında ki gibi ''sis''
Keyif verici.


Bakarmısınız.
Çok şanslıyız çook.


Yağmur ha geldi, ha gelecek.
Bu arada biz bir önceki akşam yemek yerken, Cem aradı, Dalyan da, tufan oluyor, iyimisiniz diye. Biz iyiyiz dedik. Reberimiz Sonja nın sihirine tutunduk, ıslanmadan yürüyüşüye devam ediyoruz diye de devam ettim.

Bu ara yağmurlukları giydik, çantaları kapladık. Ama sadece 10 dk ve çok ıslanmadık.


Epeyi bir deniz manzarası ile devam ettik.
Sırt çantalarının yağmurluklarının ne kadar işlevsel olduğunu düşündüm, iyiki almışım dedim. O ara Beck ye baktım, koca bir çöp torbası ile çantasını kapatmıştı, diğer Hollanda lı hanımlar, kendisi ile, siz de çöp kokusu alıyormusunuz diye dalga geçtiler. Ve ben de kendi kendime dedim ki, demokrasi de çareler tükenmez.
Yani demem o ki; ille yağmurluklu sırt çantası almak gerekmiyor, çareler tükenmiyor.




Bulutlar, kızlar, manzaralar, sohbet.
Şükür bin kere şükür.


Ağaçlara bayılırım, zeytin ağacının gönlümde özel bir yeri vardır. Ama bu ağaç beni benden aldı.


Bu bir başkası.


avatar da ki '' Yaşam Ağacı '' gibi.



Evet, aynı ağaç.


Aynı ağaç.


Örümcekleri bile kocamandı.


Şu taş di,zimine de bayılıyorum.
Km lerce dizilmiş taşlar, arazileri set halinde düzenlemiş. Ne emek var.


O koca ağaç hala böyle güzel ve genç filizlerde veriyor gövdesinden. Canım.



 Meşe palamutları çeşit çeşit. Harkulade. Hatta bir meşe ağacında kırmızı, yılbaşı süsüne benzer bir meyve de gördük, internette araştırdım ama yok bir bilgi, bilen var mı??





Kaldığımız köy den peşimize takılan köpek. Patara ya kadar geldi. Umarım dönüş yolunu bulur. Yolda ve gece boyunca epeyi sebeplendi tabi.




Öğle yemeğimize yaklaşırken. Bir güzel Likya Yolu köşesi ile karşılaştık.


Uğraşılmış ve farklı. Beğendim.









Gey tarafına gideceğiz ama önce öğle yemeği.




Yediğimiz en kötü öğle yemeği ama servis, doğa, güleryüz herzamanki gibi süper.



Toplam 15 haneli bir köy. Kış ın çoğu hane aşağıya Kumlucaya iniyormuş.Ama bu ev ahalisi burada köy de kalıyormuş.


Evin manzarası bir harika.
Deniz tarafına bakan evin hanımı, yağmur yağmaz gayri dedi. Hakikaten 3-4 saat kadar yağmadı o da bize yetti.

Balkondan gözüken manzara.


bahçe de sevimli İnek.


Ve yola düştük. Sıkı bir yokuş sonra rahat güneşli bir yürüyüş.


Aşağısı seralar ve şehir, bizene ki.




Bu ağacın da ne ağacı olduğunu bilmiyorum.



Ve çok ama çok güzel bir iniş, sanki uçuyorduk.


Hava o kadar değişkendi ki, sanki bir günde birçok gün yaşadık.



Doğanın kendi dizaynları.



Mola ve emektarım ayakkabılarım. 1997 yılında Almanya dan bayağı bir para vererek almıştım. İndirimdeydi ama yine de çok pahalıydı ve benim ayak numaramda kalan tek ayakkabıydı :-)


Sırt çantam yeni sayılır, yağmurluğum da eski ve çoook işlevsel. Teşekkürler Mavi.


Çantam da çantam. Bu arada övünerek söylemeliyim ki, en küçük çanta benimkiydi.
Gerçi Margreth in diş macununu kullandım ama o kadar olabilir. :-)



İkinci gecemizi bu güzel yerde geçirdik. Yemekler ve kahvaltı vasat ama güzeldi.
Yürüyüşümüz bugün erken bitmişti, 17.00 civarı, ayakkabılarımızı çıkarıp epeyi bir debelendik. oh...




Eski evler ve hikayeleri muhteşem.



Biraz terleri gitsin yağmurlukların değil mi??



Güzel fikir.



Ertesi sabah, sevgili emektarlarım ve ben.
Hava güzelleşti, tekrar şorta döndüm. Tüm geziyi şortla tamamladım. Güzeldi hava.



Odamızın manzarası.


Aha şu değirmenleri yoketmesek. Eskiden herevin bahçesinde bir tane varmış, ne güzel. Şimdi her eve bir değirmen diye pazarlama yapıyor bir firma. Tanesi 1000 Tl :-(


Keçiboynuzu ağaçları heryerde.
Hepsi toplanmış tabi, tek tük kalanları da ben yedim.


akşam bir ara çıktım, bu manzaraları çektim.



Ertesi gün Letoon a doğru devam edeceğiz.



Bu işletme de Likya yolu yürüyüşçülerine hizmet ediyormuş ancak önceden rezervasyon şartı ile.





Bu manzaraları çektikten sonra yemek için pansiyona dönerken iki bey ile karşılaştım. Biri Avustur yada kalıyormuş, bu yürüyüş için gelmiş, diğer bey İstanbul dan. Bizim pansiyonda kalmak istediler, ben onlara 9 hanımız diyince :-) ancak yer yoktu.


sabah. Bizim köpek bahçeye girmiş bile.



Diğer taraftan manzaralar.




Merhaba.



Sabah kahve keyfi. Fincanlar hoş değil mi. Yusuf ta herşeye yetişti. Sağolsun.


Antep tavukları, komikler.




Bu da Türk kedisi, bıyıklı. :-)

Sonuçta, güzel bir yerde kaldık. Gerçi o güzelim yerde ki koca 5 katlı Hotel oraya hiç uymamıştı. Umarım yıkarlar.

3. güne sonra devam ederiz. Şimdi mangal partisine gidiyoruz biz.

Kalın sağlıcakla
Yoğun anne

2 yorum:

Hayat İzlerim, Kitap Sesleri dedi ki...

Ahhh Likya Yolu. Oralara iki kere gittim. ikini kere daha gidebilirim:)
Sevgiler güzel anne :)

e. hanhildem dedi ki...

Nasıl da uzun zaman oldu blogları okumayalı... Ne güzel bir yazı ve resimlerle karşılaştım. Her şey harika görünüyor.

Sevgiler :)